Saat 22.30’u biraz geçmişti. Salonda müzik dinlerken kapı çaldı.
Kapıyı açtığımda karşımda daha önce hiç görmediğim bir kadın duruyordu. Otuzlu yaşlarının başında, uzun siyah saçlı, ela gözlüydü. Yağmurdan ıslanmış bej renkli trençkotunun yakasını kapatmaya çalışıyordu.
“Rahatsız ediyorum ama telefonum kapandı. Birini aramam gerekiyor. Yardımcı olabilir misiniz?”
Adının Defne olduğunu sonradan öğrenecektim.
Telefonumu uzattım. Birkaç kez arama yaptı ancak kimseye ulaşamadı. Yüzündeki çaresizliği görünce aşağıdaki güvenliğe haber vermeyi teklif ettim. Taksi beklerken kapının önünde üşüdüğünü fark ettim.
“İsterseniz içeride bekleyebilirsiniz. Çay da yeni demlendi.”
Bir an tereddüt etti. Sonra hafifçe gülümsedi.
“Çay teklifini reddedemem.”
Bir Fincan Çayla Başlayan Yakınlık
Defne otuz iki yaşındaydı. İç mimardı. O akşam yakınlardaki bir arkadaşının evinden çıkmış, arabasının anahtarını içeride unuttuğunu fark etmişti. Arkadaşı ise telefonunu duymuyordu.
Salondaki koltuğa oturduğunda önce kitaplığıma baktı.
“Stefan Zweig seviyorsunuz galiba.”
“Oldukça. Siz?”
“Ben daha çok insanların anlatmadıkları şeyleri severim. Zweig da onları iyi anlatıyor.”
Bu cümlesi hoşuma gitmişti.
Konuşmaya başladık. Önce kitaplardan, ardından İstanbul’dan, çocukluk anılarımızdan ve geçmiş ilişkilerimizden söz ettik. Defne’nin gülüşünde tuhaf bir sıcaklık vardı. Bir şey anlatırken ellerini kullanıyor, heyecanlandığında saçlarını kulağının arkasına topluyordu.
Bir ara göz göze geldik.
“Neden öyle bakıyorsunuz?” diye sordu.
“Uzun zamandır biriyle bu kadar rahat konuşmamıştım.”
Gülümsedi.
“Ben de.”
Saat gece yarısını geçmişti. Arkadaşı sonunda telefonunu açmıştı. Defne gitmek üzere ayağa kalktı. Kapıda durduğunda bana döndü.
“Bu akşam için teşekkür ederim. Belki bir gün ben de size çay ısmarlarım.”
“Bir gün değil, yarın olsun.”
Gülerek başını eğdi.
“Oldukça sabırsızsınız.”
“Bazı fırsatları kaçırmak istemiyorum.”
Telefon numarasını verdi.
İkinci Buluşmanın Heyecanı
Ertesi gün öğleden sonra Moda’da buluştuk.
Defne bu kez siyah bir elbise giymişti. Saçları omuzlarına dökülüyor, yüzündeki hafif makyaj ela gözlerini belirginleştiriyordu. Yanıma geldiğinde parfümünün hafif çiçek kokusunu hissettim.
“Beni tanıyabildiniz mi?” diye takıldı.
“Dün geceki hâlinizi de unutmadım.”
Kahvelerimizi alıp deniz kenarında yürüdük. Hava serindi ama güneş bulutların arasından kendini gösteriyordu.
Bir bankta otururken Defne geçmişte yaşadığı hayal kırıklıklarından bahsetti. Üç yıl süren bir ilişkisinin ani biçimde sona erdiğini, o günden beri kimseye kolay güvenemediğini anlattı.
“Bazen yeniden birine alışmaktan korkuyorum,” dedi.
“Ben de korkuyorum.”
“Peki neden buradasın?”
“Çünkü korkmak, güzel bir şeyin başlamasına engel olmak zorunda değil.”
Bir süre konuşmadı. Sonra elini elimin üzerine koydu.
İlk kez birbirimize dokunmuştuk.
Unutamadığım İlk Öpücük
Günler geçtikçe görüşmelerimiz sıklaştı. Sabah mesajları, öğle aralarında yapılan kısa telefon konuşmaları, akşam yemekleri…
Defne hayatıma beklemediğim bir anda girmiş, sıradan günlerimin en heyecan verici parçası olmuştu.
Üçüncü haftanın sonunda onu evime akşam yemeğine davet ettim. Birlikte mutfağa girdik. Ben makarnayı hazırlarken o salatayla uğraşıyordu.
Bir ara radyoda eski bir şarkı çalmaya başladı.
Defne elindeki bıçağı bıraktı.
“Bu şarkıyı çok severim.”
Elimi uzattım.
“Dans edelim mi?”
“Mutfağın ortasında mı?”
“Neden olmasın?”
Gülerek elimi tuttu.
Küçük mutfağımda, yarım kalmış yemeğin yanında yavaşça dans etmeye başladık. Bir eli omzumdaydı, diğerini avucumun içinde tutuyordum.
Başını kaldırıp yüzüme baktı.
Aramızdaki mesafe giderek azaldı.
“Şu anda seni öpmek istiyorum,” dedim.
Gözlerini kaçırmadı.
“Ben de bunu ne zaman söyleyeceğini merak ediyordum.”
Dudaklarımız ilk kez buluştuğunda dışarıdaki yağmur yeniden başlamıştı. Öpücüğümüz kısa ama unutulmazdı. Sonra alnını alnıma yasladı.
“Bunu yapmasaydın sana kızacaktım,” diye fısıldadı.
İkimiz de güldük.
O akşam yemek biraz fazla pişti. Ama hiçbirimizin umurunda değildi.
Birbirimize Söyleyemediklerimiz
Defne’yle ilişkimizin ilk ayları heyecanla geçti. Birlikte yeni yerler keşfediyor, bazen hiçbir şey yapmadan saatlerce oturuyorduk.
Fakat ikimizin de geçmişten taşıdığı korkular vardı.
Bir akşam Defne alışılmadık derecede sessizdi.
“Neyin var?” diye sordum.
“Bilmiyorum. Her şey çok güzel gidiyor. Belki de bu yüzden korkuyorum.”
“Benden mi?”
“Seni kaybetmekten.”
Yanına oturdum.
“Ben de aynı şeyi hissediyorum.”
Gözleri doldu.
“İnsan bazen mutlu olunca bile endişeleniyor.”
Elini tuttum.
“Gelecekte ne olacağını bilmiyorum Defne. Ama bugün burada olmak istiyorum. Seninle.”
Başını omzuma koydu. Uzun süre öylece kaldık.
O gece bana ilk kez beni sevdiğini söyledi.
Cevabımı beklerken yüzündeki heyecanı görebiliyordum.
“Ben de seni seviyorum,” dedim.
Boynuma sarıldı. Uzun uzun öpüştük. Ardından salonun ışıklarını kapatıp yağmuru izledik. O an ne geçmişteki kırgınlıklarımızı ne de yarının belirsizliğini düşündük.
Bir Yıl Sonra Aynı Kapı
Tanışmamızın üzerinden tam bir yıl geçmişti.
Yine ekim ayıydı. Yine yağmur yağıyordu.
Defne artık hayatımın vazgeçilmez bir parçasıydı. Beraber yaptığımız yolculuklar, küçük tartışmalarımız, barışmalarımız ve paylaştığımız güzel anılar bizi birbirimize daha da yakınlaştırmıştı.
O akşam ona bir sürpriz hazırladım.
İlk tanıştığımız geceki gibi çay demledim. Aynı şarkıyı açtım. Kapı çaldığında elimde iki fincanla bekliyordum.
Defne içeri girdiğinde şaşkınlıkla etrafına baktı.
“Bunların hepsi ne?”
“Bir yıl önce kapımı çalan kadını hatırlıyor musun?”
Güldü.
“Telefonunu ödünç aldığım adamı mı?”
“Evet. O adam hayatının en güzel tesadüfünü yaşadığını sonradan anladı.”
Çantamdan küçük bir kutu çıkardım.
Defne’nin gülümsemesi yavaşça yerini şaşkınlığa bıraktı.
“Benimle aynı hayatı paylaşmaya devam eder misin?” diye sordum.
Gözlerinden yaşlar süzülürken başını salladı.
“Evet.”
Boynuma sarıldı. Bir süre hiçbir şey söylemeden öylece kaldık.
Pencerenin dışında yağmur yağıyordu.
Bir yıl önce yalnızlığa alıştığımı düşündüğüm evde, şimdi sevdiğim kadının kahkahası yankılanıyordu.
O gece anladım ki aşk bazen büyük planlarla, uzun arayışlarla veya kusursuz zamanlamayla gelmiyordu.
Bazen yanlış kapıyı çalan, yağmurdan sırılsıklam olmuş bir yabancıyla başlıyordu.
Ve bazen insanın bütün hayatını değiştirmek için yalnızca bir fincan çay yetiyordu.

Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazabilirsiniz.
Yorum yapmak için giriş yapın.