27 yaşındayım. Pazar sabahları genelde geç uyanırım. O gün de öyle oldu. Gözlerimi açtığımda saat on biri geçiyordu. Perde aralığından süzülen ışık yastığıma düşüyordu. Yanımda kimse yoktu. Tek başıma yaşıyordum. Küçük bir daire, mutfak tezgâhında dün akşamdan kalan kahve fincanı, salonda yarım kalmış bir kitap.
Telefonum titreşti. Deniz’den mesaj. “Uyandın mı? Kapıdayım.”
Deniz. Üç aydır görüşüyorduk. İşten tanışmıştık. Uzun boylu, hafif sakallı, konuşurken elini saçına götürme alışkanlığı olan biri. Ciddi ilişkiler kurmuyorduk. Sadece… buluşuyorduk. Bazen sinemaya, bazen evime. Hepsi bu kadardı.
Kapıyı açtığımda elinde iki poşet vardı. “Kahvaltı getirdim” dedi. Gülümsedi. Saçları dağınıktı, tişörtü hafif kırışıktı. İçeri aldım. Poşetleri mutfağa koyduk. Simit, peynir, domates, bir de taze sıkılmış portakal suyu. Hiç konuşmadan masayı kurduk. Pencereden dışarı bakıyordum. Sokak sessizdi. Pazarın o ağır, tembel hali her yere sinmişti.
Kahvaltı sırasında birkaç kez göz göze geldik. Deniz ekmeği bölerken parmakları unlanmıştı. Ben de peçeteyle ağzımı silerken onun baktığını fark ettim. Hiçbir şey söylemedik. Sadece yedik. Sonra masayı birlikte temizledik. Bulaşıkları yıkarken omzum ona değdi. Geri çekilmedi. Ben de çekilmedim.
Salonun ortasında durduk. Deniz elini uzattı, tişörtümün kenarından tuttu. “Gel” dedi. Yatak odasına yürüdük. Perdeyi tamamen çekmedim. Işık odaya yayıldı. Deniz tişörtünü çıkardı. Göğsü kıllı, omuzları genişti. Ben de pijama üstümü çıkardım. Sütyenim yoktu. Gözleri göğüslerimde durdu. Elini uzattı, avucuyla kavradı. Başparmağı uçta gezindi. İnledim. Sesim boğuk çıktı.
Yatağa yattık. Deniz üstüme eğildi. Öpüştük. Ağzı sıcak, biraz aceleciydi. Dilini hissettim. Elleri belimden aşağı indi, pijama altımı çekti. Ben de onun pantolonunun düğmesini açtım. İçinden çıktı. Sertleşmişti. Avucuma aldım, yavaşça sıvazladım. Deniz boynuma gömüldü, dişlerini hafifçe bastırdı.
Başımı eğdim. Ağzıma aldım. Sıcak ve tuzluydu. Dilimi etrafında dolaştırdım, yavaş yavaş yuttum. Deniz’in eli saçlarıma gitti. Ritmi ben verdim. Boğazıma kadar indirdim, geri çektim, tekrar. İnlemesi boğuk geliyordu. Bir süre böyle devam ettik. Sonra beni çekti, yatağa yatırdı.
Bacaklarımı açtı. Parmaklarını önce dışarıda gezdirdi, sonra içeri soktu. Islaktım. İki parmak, yavaş hareket. Başparmağı klitorisime baskı yaptı. Gözlerimi kapadım. “Daha…” dedim. Deniz başını indirdi. Dilini parmaklarının yanına koydu. Yaladı, emdi, döndürdü. Kalçam yükseldi. Ellerimle çarşafı sıktım. Bir eliyle belimi tuttu, diğer eliyle daha derin girdi.
Pozisyon değiştirdik. Dizlerimin üzerine çöktüm. Deniz arkamdan geldi. Kayganlaştırıcı kullandık. Yavaş yavaş girdi. Dolu hissettim. Birkaç saniye durdu, bekledi. Sonra hareket etmeye başladı. Yavaş, derin. Her itişte biraz daha içeri. Ellerim yastığa gömüldü. Deniz’in eli belime sarıldı, diğer eli önden klitorisimi okşadı. Tempo arttı. Kalçalarım onunkine çarpıyordu. Sesler odada yankılanıyordu. Yatak gıcırdıyordu.
“Boşalacağım” dedim. Deniz hızlandı. Birlikte geldik. İçimde boşaldı, ben de parmaklarının üzerinde. Kasılmalar peş peşe geldi. Birkaç saniye öyle kaldık. Nefeslerimiz kesik kesik çıkıyordu. Sonra yavaşça ayrıldık. Yan yana uzandık. Ter kokuyorduk. Deniz elini göğsüme koydu. Kalp atışımı dinledi.
Bir süre konuşmadık. Pencereden gelen sesler belirsizdi. Bir komşunun televizyonu, uzaktan geçen bir araba. Deniz parmaklarını saçımda gezdirdi. “Bir daha mı?” diye sordu. Sesinde yorgunluk değil, istek vardı. Ben de başımı salladım.
Bu sefer daha yavaştık. Deniz sırtüstü yattı. Ben üstüne çıktım. Kendimi yavaşça indirdim. İçerideyken durdum. Göz göze bakıyorduk. Sonra hareket etmeye başladım. Kalçalarımı kaldırıp indirdim. Deniz’in elleri göğüslerimde gezindi. Tempo tuttum. Daha derin, daha baskılı. Deniz’in nefesi hızlandı. Bir eliyle belimi tuttu, diğer eliyle klitorisimi okşadı. Bu sefer daha uzun sürdü. İkimiz de ikinci kez geldik. Ben öne doğru eğildim, alnımı onun omzuna yasladım. Kasılmalar bitene kadar öyle kaldık.
Sonra duşa girdik. Sıcak suyun altında birbirimizi yıkadık. Sabun köpüğü vücutlarımızda kaydı. Deniz saçlarımı yıkadı, ben de onun sırtını. Tekrar öpüştük. Bu sefer acele yoktu. Sadece dudaklar, dil, nefes.
Havluyla kurulandıktan sonra mutfağa geçtik. Deniz kalan portakal suyunu iki bardağa böldü. Pencereden dışarı baktık. Sokak hâlâ sessizdi. Saat ikiyi geçiyordu. Pazarın o ağır hali devam ediyordu.
Deniz tişörtünü giydi. Ben pijama üstümü buldum. Kanepeye oturduk. Hiçbir şey konuşmadan yan yana kaldık. Onun kolu omzuma değiyordu. Ben de başımı yasladım. Televizyon kapalıydı. Sadece dışarıdan gelen sesler vardı.
O pazar sabahı hiçbir şey abartılı değildi. Ne büyük laflar, ne vaatler. Sadece iki insan, boş bir ev, sıcak bir yatak ve uzun süre unutulmayan bir yakınlık. Deniz biraz sonra kalktı. Kapıya doğru yürürken döndü, bana baktı. Gülümsedi. Ben de gülümsedim. Kapı kapandığında odanın içinde hâlâ onun kokusu asılıydı. Ben de yatağa geri döndüm. Çarşaflar hâlâ dağınıktı. Pencereden süzülen ışık yastığa düşüyordu. Gözlerimi kapadım. Uyumadım. Sadece yattım. Ve o sabahı, o teni, o nefesi uzun süre unutmadım.

Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazabilirsiniz.
Yorum yapmak için giriş yapın.