Telefonumun ekranı gece 01.17’de aydınlandığında hâlâ uyumamıştım.
“Uyuyor musun? Sana söylemem gereken bir şey var.”
Mesajı gönderen Eylül’dü.
Yirmi üç yaşındaydım. İstanbul’da bir üniversitenin mimarlık bölümünde son sınıf öğrencisiydim. Adım Kerem. İki arkadaşımla Kadıköy’de paylaştığım öğrenci evinde yaşıyordum.
Eylül ise yirmi beş yaşındaydı. Psikoloji bölümünde yüksek lisans yapıyordu. Omuzlarından aşağıya dökülen siyah saçları, kahverengi gözleri ve insanı ne düşündüğünü anlamaya zorlayan bakışları vardı.
Onu ilk kez üniversite kütüphanesinde görmüştüm. Fakat aramızdaki yakınlaşmanın nasıl başladığını anlatmak için üç hafta öncesine dönmem gerekiyor.
Kütüphanenin En Sessiz Köşesi
O gün teslim etmem gereken projeye yetişmeye çalışıyordum. Kütüphanenin üçüncü katında boş bir masa bulmuş, bilgisayarımı açmıştım.
Yaklaşık yarım saat sonra karşımdaki sandalyeye biri oturdu.
“Burası boş mu?”
Başımı kaldırdım.
Karşımda Eylül duruyordu.
“Artık değil,” dedim.
Kaşlarını kaldırdı.
“Çok komiksin gerçekten.”
Gülerek oturdu. Önündeki kitapları masaya bıraktı.
Bir süre sessizce çalıştık. Sonra bilgisayarımın ekranına baktı.
“Mimarlık mı okuyorsun?”
“Evet. Sen?”
“Psikoloji. Ama şu çizdiğin binanın psikolojik desteğe ihtiyacı var gibi.”
İstemeden güldüm.
“Daha bitmedi.”
“Umarım. Çünkü şu an oldukça üzgün görünüyor.”
O gün yaklaşık dört saat aynı masada oturduk. Arada kahve almaya çıktık. Eylül’ün konuşurken karşısındaki insanın gözlerinin içine bakması dikkatimi çekmişti.
Akşam ayrılırken telefonunu uzattı.
“Numaranı yaz. Binanın son hâlini merak ediyorum.”
Numaramı kaydettim.
Ertesi sabah ilk mesaj ondan geldi.
“Günaydın mimar. Binayı kurtarabildin mi?”
Arkadaşlıktan Fazlası
Sonraki günlerde kampüste sürekli karşılaşmaya başladık.
Bazen tesadüfen, bazen de ikimizin de tesadüf olmadığını bildiği buluşmalarla.
Eylül’ün hayatında biri olup olmadığını merak ediyordum. Ancak bunu doğrudan sormaya cesaret edememiştim.
Bir cuma akşamı üniversitenin düzenlediği müzik etkinliğine birlikte gittik.
Eylül siyah bir pantolon, bordo bir bluz giymişti. Saçlarını açık bırakmıştı. Yanıma geldiğinde birkaç saniye konuşamadım.
“Ne oldu?” dedi.
“Hiç. Çok güzel görünüyorsun.”
Gülümsedi.
“Sen de fena değilsin.”
Etkinlik boyunca birlikte dans ettik. Kalabalığın içerisinde bazen birbirimizi kaybediyor, sonra yeniden buluyorduk.
Bir ara dışarı çıkıp hava almak istedik.
Bahçede yalnızca birkaç öğrenci kalmıştı.
Eylül duvara yaslandı.
“Kerem, sana bir şey soracağım.”
“Sor.”
“Sen herkese böyle mi davranıyorsun?”
“Nasıl?”
“Sürekli benimle ilgileniyorsun. Mesajlarıma hemen cevap veriyorsun. Beni görmek için bahaneler buluyorsun.”
Bir an sustum.
“Rahatsız mı oluyorsun?”
“Hayır.”
“Peki?”
“Bunun nedenini bilmek istiyorum.”
Ona doğru bir adım attım.
“Çünkü senden hoşlanıyorum.”
Eylül gözlerini kaçırdı. Dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme belirdi.
“Bunu söylemen üç hafta sürdü.”
“Sen zaten biliyor muydun?”
“İlk haftadan beri.”
“Peki neden söylemedin?”
“Belki senden duymak istemişimdir.”
Tam o sırada arkadaşlarımız yanımıza geldi. Konuşmamız yarım kaldı.
Ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Gece Yarısı Gelen Davet
Eylül’ün 01.17’de gönderdiği mesaja hemen cevap verdim.
“Uyanığım. Ne oldu?”
“Evde misin?”
“Evet.”
“Yanına gelebilir miyim?”
Telefonu elimde birkaç saniye bekledim.
“Tabii. Bir sorun mu var?”
“Yüz yüze konuşalım.”
Yarım saat sonra kapı çaldı.
Eylül karşımdaydı. Üzerinde gri bir kazak, siyah kot pantolon ve uzun bir palto vardı. Saçları yağmurdan hafifçe ıslanmıştı.
İçeri girdiğinde etrafa baktı.
“Ev arkadaşların?”
“Hafta sonu ailelerinin yanına gittiler.”
Ayakkabılarını çıkarıp salona geçti.
Ona sıcak bir şey içmek isteyip istemediğini sordum.
“Hayır. Önce konuşalım.”
Karşıma oturdu.
“Kerem, geçen akşam söylediklerini düşündüm.”
Kalbim hızlandı.
“Ve?”
“Ben de senden hoşlanıyorum.”
Gülümsedim ama Eylül devam etti.
“Yalnız bir sorun var.”
“Ne sorunu?”
“Yaklaşık iki ay önce bir ilişkim bitti. Kendimi yeniden birine yakın hissetmeye hazır olduğumdan emin değildim.”
“Şimdi emin misin?”
“Buraya geldiğime göre galiba öyle.”
Yanına oturdum.
Aramızda bir karıştan az mesafe vardı.
“Eylül, seni hiçbir şeye zorlamak istemiyorum.”
“Biliyorum.”
“İstersen yavaş ilerleriz.”
Başını hafifçe yana eğdi.
“Sen her zaman bu kadar düşünceli misin?”
“Hayır. Bazen çok saçma kararlar da veriyorum.”
“Mesela?”
“Yarın sabah teslim edeceğim projeyi bitirmeden seninle oturmak gibi.”
Kahkaha attı.
Sonra elini elimin üzerine koydu.
“Bence şu anda doğru yerdesin.”
İlk Öpücüğün Ardından
Eylül’e yaklaştığımda gözlerini kapatmadı. Birkaç saniye birbirimize baktık.
“Öpebilir miyim?” diye sordum.
Cevap vermek yerine gülümsedi.
“Bunu da mı soracaksın?”
“Evet.”
“Öyleyse evet.”
Dudaklarımız buluştuğunda bütün akşam boyunca içimde biriken heyecan sanki bir anda dışarı çıktı.
Öpücüğümüzün ardından Eylül alnını omzuma yasladı.
“Bunu yapacağımızı biliyordum,” dedi.
“Ben de umuyordum.”
“Arada fark var.”
“Psikoloji öğrencisi olduğun çok belli.”
Gülerek koluma vurdu.
Bir süre yan yana oturduk. Sonra başını omzuma koydu. Yağmurun cama vuran sesi dışında ev sessizdi.
Eylül parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi.
“Bir şey itiraf edeceğim.”
“Söyle.”
“Kütüphanede ilk gün yanına tesadüfen oturmadım.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
“Nasıl yani?”
“Seni daha önce kantinde görmüştüm. Hoşuma gitmiştin.”
“Ciddi misin?”
“Evet. Sonra kütüphanede görünce fırsatı değerlendirdim.”
Gülmeye başladım.
“Demek bütün bu hikâyenin sorumlusu sensin.”
“Öyle görünüyor.”
O gece saatlerce konuştuk. Geçmiş ilişkilerimizden, ailelerimizden, gelecekte nerede yaşamak istediğimizden söz ettik.
Eylül sabaha karşı uyuyakaldığında üzerini battaniyeyle örttüm. Ben de yanındaki koltukta uzandım.
Sabah uyandığımda beni izliyordu.
“Günaydın,” dedi.
“Ne zamandır uyanıksın?”
“On dakikadır.”
“Neden uyandırmadın?”
“Uyurken daha az konuşuyorsun. Hoşuma gitti.”
Kampüste Saklanan Sırlar
Pazartesi sabahı üniversiteye birlikte gittik.
Eylül kampüs kapısında durdu.
“Bir süre bunu aramızda tutalım mı?”
“Neden?”
“Henüz ne yaşadığımızı kendimiz bile bilmiyoruz. Herkesin yorum yapmasını istemiyorum.”
Hak verdim.
Ama düşündüğümüz kadar kolay olmadı.
Öğle arasında kantinde otururken yakın arkadaşım Mert yanıma geldi.
“Senin bir şeyin var.”
“Ne gibi?”
“Üç gündür sürekli gülümsüyorsun.”
“Mutlu olmak suç mu?”
“Değil ama sen normalde sabahları insanlarla konuşmazsın.”
Tam o sırada Eylül içeri girdi.
Göz göze geldik.
Bana belli belirsiz gülümsedi.
Mert bakışlarımızı yakaladı.
“Yok artık!”
“Ne?”
“Eylül mü?”
“Sessiz konuş!”
Mert kahkahayı bastı.
“Ben sana geçen ay bu kız senden hoşlanıyor demedim mi?”
“Dedikodu yapma.”
“Demek haklıymışım.”
O günün akşamında Eylül’e durumu anlattım.
“Artık Mert biliyor.”
“Şaşırmadım.”
“Neden?”
“Çünkü sen sır saklayabilecek birine benzemiyorsun.”
“Çok ayıp.”
“Gerçekler bazen acıdır.”
Kıskançlığın İlk Gölgesi
İlişkimizin dördüncü haftasında üniversitede bir sergi açılışı vardı.
Eylül’le birlikte katıldık.
Serginin ortasında uzun boylu bir adam yanımıza geldi.
“Eylül?”
Eylül’ün yüzündeki gülümseme bir anda kayboldu.
“Bora?”
Adam ona sarılmak için yaklaştı ama Eylül yalnızca elini uzattı.
Ben ikisinin arasında durup ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Bora bana baktı.
“Tanışıyor muyuz?”
“Kerem.”
“Ben Bora.”
Eylül araya girdi.
“Bora benim eski erkek arkadaşım.”
Bunu duyduğumda rahatsız oldum. Ama belli etmemeye çalıştım.
Bora birkaç dakika bizimle konuştu. Sonra ayrıldı.
Eylül derin bir nefes aldı.
“Böyle karşılaşacağımızı düşünmemiştim.”
“İyi misin?”
“İyiyim.”
Sergiden çıktıktan sonra bir süre sessiz yürüdük.
Sonunda Eylül durdu.
“Bana kızgın mısın?”
“Hayır. Sadece beklemiyordum.”
“Ben de.”
“Onu hâlâ seviyor musun?”
Soruyu sorar sormaz pişman oldum.
Eylül yüzüme baktı.
“Kerem, geçmişim olduğunu biliyorsun.”
“Biliyorum.”
“Ben sana geçmişimi saklamadım. Ama sürekli kendimi açıklamak zorunda kalmak istemiyorum.”
Haklıydı.
“Özür dilerim.”
Bir süre sessiz kaldı.
Sonra elimi tuttu.
“Şu anda yanında yürüdüğüm kişi sensin. Bunun bir anlamı yok mu?”
“Var.”
“Öyleyse geçmişin bugünü mahvetmesine izin vermeyelim.”
Öğrenci Evindeki Unutulmaz Akşam
Final haftasına iki hafta kalmıştı. İkimiz de derslere gömülmüştük.
Bir akşam Eylül beni aradı.
“Ne yapıyorsun?”
“Makete bakıp hayatımı sorguluyorum.”
“Yemek yedin mi?”
“Bisküvi sayılır mı?”
“Sayılmaz. Geliyorum.”
Kırk dakika sonra elinde market poşetleriyle kapıdaydı.
“Bugün yemek yapacağız.”
“Ben yemek yapmayı bilmiyorum.”
“Öğreneceksin.”
Mutfağa geçtik.
Eylül makarna hazırlarken ben sebzeleri doğradım. Bir ara yanlışlıkla tuz yerine şeker almam üzerine beni mutfaktan kovdu.
“Sen gerçekten mimar mı olacaksın?”
“Evet.”
“Umarım binalarda da böyle dalgınlık yapmazsın.”
Yemekten sonra salonda eski bir film açtık.
Eylül ayaklarını koltuğa uzattı. Ben yanına oturdum.
Film ilerlerken başını omzuma koydu.
“Kerem?”
“Efendim?”
“Mezun olduktan sonra ne yapacaksın?”
“Bir mimarlık ofisinde çalışmak istiyorum. Belki ileride kendi işimi kurarım.”
“İstanbul’da mı kalacaksın?”
“Büyük ihtimalle.”
“Güzel.”
“Neden?”
“Ben de burada kalmayı düşünüyorum.”
Yüzüne döndüm.
“Bu bir gelecek planı mı?”
“Belki.”
“Benimle ilgili mi?”
Gözlerini devirdi.
“Her şeyi hemen öğrenmek zorunda mısın?”
Gülerek ona sarıldım.
Film bitene kadar birbirimizden ayrılmadık.
Beklenmedik Teklif
Bahar dönemi sona yaklaşırken Eylül bir araştırma programına kabul edildi.
Program altı aylığına Berlin’deydi.
Haberi bana kampüsün arka bahçesinde verdi.
“Gitmek istiyorum,” dedi.
Bir an içim burkuldu.
“Gitmelisin.”
“Bu kadar kolay mı?”
“Kolay değil. Ama senin için önemli olduğunu biliyorum.”
“Peki biz?”
Ona baktım.
“Altı ay uzun bir süre. Ama denemeden vazgeçmek istemiyorum.”
Eylül gözlerini dolduran yaşları saklamak için başını çevirdi.
“Bazen beni şaşırtıyorsun.”
“İyi anlamda mı?”
“Çoğunlukla.”
Gülüştük.
Sonraki haftalarda vize işlemleri, sınavlar ve mezuniyet hazırlıkları arasında koşturduk.
Birlikte geçireceğimiz zamanın azalması, küçük anları bile daha değerli hâle getirmişti.
Son Gece
Eylül’ün uçuşundan önceki akşam yeniden benim evimde buluştuk.
İlk geceki gibi yağmur yağıyordu.
Bu kez elimizde kahve fincanları vardı. Salonda müzik çalıyordu.
Eylül pencerenin önünde duruyordu.
Yanına gittim.
“Heyecanlı mısın?”
“Çok.”
“Korkuyor musun?”
“Biraz.”
“Ben de.”
Arkasını döndü.
“Beni özleyecek misin?”
“Her gün.”
“Abartma.”
“Tamam, iki günde bir.”
Gülerek göğsüme vurdu.
Sonra kollarını boynuma doladı.
Uzun süre birbirimize sarıldık. Yüzünü ellerimin arasına aldığımda gözleri dolmuştu.
“Altı ay sonra burada olacağım,” dedi.
“Söz mü?”
“Söz.”
Onu öptüm.
O gece ne kadar geç olduğunu önemsemedik. Birlikte müzik dinledik, eski fotoğraflara baktık, gelecekte gitmek istediğimiz şehirleri konuştuk. Sabah olduğunda ikimiz de uykusuzduk ama mutluyduk.
Havalimanında vedalaşırken Eylül çantasından küçük bir zarf çıkardı.
“Uçağa bindikten sonra aç.”
“İçinde ne var?”
“Merak et.”
Sarılıp ayrıldık.
Eve döndüğümde zarfı açtım.
İçerisinde kütüphanede ilk tanıştığımız günün tarihinin yazılı olduğu küçük bir fotoğraf vardı.
Arkasına şu cümleyi yazmıştı:
“Bazı insanlar hayatına tesadüfen girmez. Bazen birinin yanına oturmak için bütün cesaretini toplaman gerekir.”
Fotoğrafı masama koydum.
Telefonum titredi.
Eylül’den bir mesaj gelmişti.
“Uçağa bindim. Bu arada sana bir şey söylemeyi unuttum.”
“Ne?”
“Döndüğümde birlikte yaşayabileceğimiz bir ev bakmaya ne dersin?”
Gülümseyerek cevap yazdım.
“Bir mimarla sevgili olmanın avantajları var. Ev planını ben çizerim.”
Birkaç saniye sonra yeni bir mesaj geldi.
“Yalnız mutfağa karışmayacaksın.”
Kahkaha attım.
O an fark ettim ki üniversite yıllarımın en unutulmaz hikâyesi ne sınavlarla ne de mezuniyetle ilgiliydi.
Her şey, kütüphanede karşıma oturan bir kızın çizdiğim binayla dalga geçmesiyle başlamıştı.
Ve şimdi hayatımın geri kalanında onunla paylaşacağım bir evin hayalini kuruyordum.

Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazabilirsiniz.
Yorum yapmak için giriş yapın.